Solucan Ayı ya da yeniden başlamanın gizli sanatı
Toprak çiçeklenebildiğini hatırladığında.
Başka hiçbir geceye benzemeyen geceler vardır. Açıklamasını yapamadığın halde bir şeylerin değiştiğini hissettiğin geceler. Havada farklı bir koku vardır, daha yumuşak, daha şefkatli bir koku; kış nihayet kollarını açıp gevşiyor gibidir. Ve orada, gökyüzünün karanlık sandığında bir mücevher gibi belirir; dopdolu, parlak ve yüce:
Solucan Ayı.
Nemli çimenlerin üzerinde yalın ayak duruyorum. Parmak aralarımda boncuk boncuk çiy taneleri. İçimde bir şey bu anı tanıyor: bir mevsimden ötekine bu sessiz geçişi, ay ışığının uykudaki dünyanın üzerine çizdiği görünmez eşiği. Bu gece bahar bize fısıldıyor.
Toprağın bizden önce bildikleri
Atalarımız bu Mart Ay’ına bir isim vermişlerdi. Ona Solucan Ayı diyorlardı, çünkü o gökyüzünde göründüğünde toprak nihayet yumuşamaya başlıyordu. Solucanlar görünmez işlerine geri dönüyor, toprağı içeriden işleyip yaşamı almaya hazırlıyorlardı.
Bu imgede rahatsız edici bir şey var.
Her dönüşüm karanlıkta başlar. Sessizlikte. Kimsenin görmediği yerde. Tomurcuktan önce kökler çalışır karanlıklarda. Çiçek açmadan önce ise yavaş yavaş çözünme başlar.
Solucan Ayı tam da bu anı aydınlatır: çözünenin doğacak olanı beslediği, sonun geriye dönüp baştan beri bir başlangıç olduğunu açığa çıkardığı anı.
Sözsüz bir diyalog
Orada, nefes alan gecenin içinde kımıldamadan duruyorum.
İlkbahar rüzgârı cildime çekingen kokular bırakıyor.
Donun gerçekten el çekip çekmediğini tam da bilmeden açmaya cesaret eden ilk çiçeklerin o tatlı yumuşaklığı.
Ağaçların gölgeleri yerde ağır, neredeyse törensel bir koreografi çiziyor. Bir yerlerde, bir gece kuşu başka bir dünyadan geliyormuşçasına bir şarkıya başlıyor.
Gözlerimi kapatıyorum. Ve insanların ilk zamanlardan beri dolunay karşısında yaptığını yapıyorum: Onunla konuşuyorum.
Sözlerle değil. Kışın uykuda tuttuğu düşlerimi, kalbimin kapalı odasında kış uykusuna yatmış umutlarımı ona emanet ediyorum. Ölmesine izin vereceğim şeyleri de sunuyorum çünkü vazgeçiş olmadan bahar olmaz.
İçimde bir şey çözülüyor. Başka bir şey yavaşça şekilleniyor.
Sabır
Solucan Ayı’nın bize öğrettiği, eğer dinlemeyi kabul edersen, sabrın bekleme sanatı değil, olgunlaşma sanatı olduğudur.
Doğa asla acele etmez. Hiçbir şeyi zorlamaz. Bilir. Dilden daha eski bir bilgiyle, her şeyin kendine ait bir zamanı olduğunu bilir. Tomurcuk bunu ondan istediğimiz için açmaz. Işık, sıcaklık ve su doğru oranlarda bir araya geldiğinde açar.
Ne çok erken. Ne çok geç.
Bu ayın gümüşi bakışı altında kendi döngülerimi seyrediyorum. İç kışlarımı, her şeyin donmuş, kısır, hareketsiz göründüğü dönemleri. Sonra o ani atılımları, öz suyun durdurulamaz bir şekilde yükseldiği ve içimizde bir şeyin çiçek açmak istediğini, açmak zorunda olduğunu hissettiğin günleri.
Her son, yeni bir başlangıcın habercisidir. Bir mevsime her veda bir sonraki mevsimin tohumunu taşır içinde.
Çağrı
Gece ilerliyor. Solucan Ayı’nın ışığı yoğunlaşıyor, mesajını şafaktan önce toprağa kazımak istiyor gibidir adeta.
Aslında mesajı çok basittir: Uyan.
Etrafındaki güzelliğe gözlerini aç. Alışkanlığın görünmez kıldığı güzelliğe.
Rüzgârın fısıltısını dinle, gelecek dünyadan haberler taşıyor bize. Ayaklarının altında toprağın nabzını hisset. Sen bunlardan ayrı değilsin. Sen bunların hepsisin.
Gece vakti doğayla bu bir araya geliş yeni bir yola yumuşak bir giriştir adeta. Gürültü patırtı, göz kamaştırıcı bir vahiy yoktur. Sadece canlanmanın mümkün olduğuna dair sessiz bir kesinlik. Çoktan yolda olduğuna, solucanların toprağı işlemesi gibi içimizde çalıştığına dair: sessizce, karanlıkta, hiçbir tanığa ihtiyacı olmayan bir kararlılıkla.
Geçici güzellik
Solucan Ayı, geçiciliğin kutlamasıdır.
Bize, kalbi sıkıştıran bir şefkatle, baharın güzelliğinin tam da kırılganlığında yattığını hatırlatır. Kiraz ağaçlarının yalnızca birkaç gün çiçek açtığını.
Sabah çiyinin ilk ışınla buharlaştığını. Yaşayan her şeyin zamanın ipi üzerinde dans ettiğini.
İşte tam da bu yüzden değerli. Tam da bu yüzden orada olmak gerek, gerçekten orada, yaş çimenlerin üzerinde çıplak ayakla, yüzünü yarın artık aynı olmayacak bir ayın ışığına dönerek.
Sonrası şafak
İlk ışıklar ufku boyuyor. Solucan Ayı, giderken kulağa fısıldanan bir sır gibi yavaşça silinip gidiyor.
Ardında zamanın dışında askıya alınmış bir gecenin anısını bırakıyor. Saf bir mevcudiyet anı. Ve göğsümde yeni bir şey var: arınmış, hafiflemiş, yalnızca gecenin açabildiği o kapıdan gireni karşılamaya hazır bir yürek.
Yaşamın büyük döngüsünde bu ay bir deniz feneridir. Işığa doğru, çiçeklenmeye doğru sessiz bir kılavuzdur. Bahçelerin çiçeklenmesine olduğu kadar ruhların çiçeklenmesine doğru bir kılavuz.
🪶 Bu metnin Türkçe ruhu için İnci'ye şükranla.
🌕 Yakında, gece yasemin ve leylak kokusuyla dolacak, Pembe Ay'ın yumuşak ışığı altında.


